29 Kasım 2008 Cumartesi
Öğretmen Yemini
28 Kasım 2008 Cuma
Öğretmen Yemini (Özgür Bolat'ın Hürriyet gazetesindeki yazısı)
Öğretmenliği sadece bir meslek değil, bir yaşam tarzı olarak seçtiğim için, bir öğretmen olarak aşağıda belirtilen ilkelere ve değerlere uyacağıma şerefim ve namusum üzerine ant içerim.
Öğrencilere karşı sorumluluğum:
- Her öğrencimin benliğine bir birey olarak saygı gösteririm,
- Öğrencilerimi topluma ve insanlığa yararlı bir birey olarak yetiştiririm,
- Her öğrencinin öğrenme kapasitesi olduğuna inanırım,
- Öğrencilerime milli bilinç ve insan sevgisi aşılarım.
- Öğrencilerim doğru, adil, dürüst ve onurlu bir birey olarak yetiştiririm,
- Toplumun yükselmesinden ve gelişmesinden bizzat kendimi sorumlu tutarım,
- Topluma davranışlarımla yön verir ve örnek bir vatandaş olurum.
İş arkadaşlarıma karşı sorumluluğum:
- Bilgimi ve deneyimlerimi diğer meslektaşlarım ile paylaşırım,
- Eğitim sorunlarına çözüm üretmek için diğer meslektaşlarım ile iş birliği yaparım,
- Meslektaşlarımı daha iyi bir öğretmen ve vatandaş olmaya özendiririm.
Mesleğime karşı sorumluğum:
- Gelişen dünyaya ayak uydurmak için kişisel ve mesleki gelişimime önem veririm,
- Öğrencilerimden sürekli bir şeyler öğrenirim,
- Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunu bilir, mesleğimi küçük düşürecek davranışlardan kaçınırım.
Ailelere karşı sorumluluğum:
- Öğrencilerimi daha iyi tanımak için aileler ile iletişime geçerim,
- Öğrencilerin daha iyi öğrenmesi ve daha iyi bir birey olması için onlar ile işbirliği yaparım.
Yukarıda belirtilen sorumlulukları bazı koşullar altında uygulamanın zor olduğunu bilirim. Ama asıl erdemin, en zor koşullarda bu sorumlukları yerine getirmek olduğunu kabul ederim. Onun için bu sorumlulukları en zor koşullar altında bile yerine getireceğime tekrar şerefim ve namusum üzerine ant içerim.
Bir öğretmen olarak “sözüm namusumdur” derim.
Başarının formülü
Ben bunu orta ölçekli bir gıda firmasının muhasebe programını kullanırken fark etmiştim. Henüz öğrenciydim, şirket sahibi koca adamlar şirketleriyle ilgili her türlü bilgiyi 18-19 yaşında tıfıl bir çocuğa soruyorlardı. Hiç suistimal etmedim ama kendimi çok güçlü hissediyordum :)
Bilgiyi üretmenin malum yolu düşünmek. Hepinizin bunu çok iyi yaptığınıza defalarca kez şahit oldum, asla da şüphe etmedim. Okul başarısı düşük olan öğrenciler de iyi düşünebildiklerini değişik şekillerde ispatladılar.
Ancak düşünülerek üretilen bilgi paylaşılmadıkça çoğu zaman düşünenin kendisine bile bir faydası yoktur. Peki bilgiyi nasıl paylaşacağız?
Fikirlerimizi başkalarına konuşarak ve yazarak aktarırız. Başkalarının düşüncelerini ise okuyarak ve dinleyerek öğreniriz.
Dinleme, konuşma, okuma ve yazma becerileriniz sınıfta, sınavlarda, sosyal hayatta ve iş hayatında yerinizi belirleyecek. İnsanlar sizi görünüşlerinizle karşılasa bile bu becerilerinizi kullanarak düşüncelerinizi ne kadar iyi aktarabildiğinizle hatırlayıp değerlendirecekler.
Sevgili arkadaşlar sınıflardaki diyaloglarımızda ve yaptığımız yazılı sınavlarda pek çok kez gösterdiniz ki pek çoğunuz bu becerilerin hepsinden, hepiniz en az birinden yetersizsiniz. Öğretmeye çalıştıklarımızı bazen bizim öğrettiğimizden de iyi anlıyorsunuz, ama sınavda sorduğumuz probleme sınavdan sonra beraber bakarken "yemin ederim biliyordum ama bu şekilde anlatamadım" demeniz aslında bu yetersizliğin bir ifadesidir.
Özetle bilgiyi paylaşmakla ilgili bir hastalığın detaylı teşhisini koymuş olduk. Peki tedavi?
Çok kolay.
Daha az TV izleyeceksiniz. Daha çok kitap okuyacaksınız. TV izlemeye ayırdığnız kadar, kitap okumaya zaman ayırmadığınız her gün kendinize ihanet etmiş gibi hissedeceksiniz. TV izlerken insan %100 edilgen bir hale geliyor. TV izlerken uyurken harcadığınızdan daha az kalori harcıyorsunuz. Oysa kitap okumak öyle değil, hayal gücünüzü sürekli geliştiriyor, sürekli daha derin düşünmeyi öğreniyorsunuz.
Eğer meraklısıysanız, kitap okumanın bir de ÖSS ye yönelik faydası var, ÖSS zamana karşı bir sınav olduğu için soruları okumaya ne kadar az zaman ayırırsanız, çözmeye o kadar çok zamanınız kalır. Ne kadar çok kitap okursanız, okumanız o kadar hızlanır. Bu hayalini kurduğun hayata kavuşmak veya yıllarca peşinden koşmak anlamına da gelebilir.
Özetle ne kadar iyi düşündüğünüzü gösterebilmek, okulunuzda, ÖSS de, sosyal hayatta ve iş hayatında daha başarılı olmak için tek formül:
"DAHA AZ TV DAHA ÇOK KİTAP"
Bu konuşmayı ilk sınavların sonucunu açıkladığım her sınıfta yapmak zorunda kalıyorum.
24 Kasım 2008 Pazartesi
Tekrar merhaba
Bu zaman aralığında kendimce ciddi sebeplerden dolayı blog da dahil bazı lükslerden feragat etmek zorunda kaldım, oldum olası zaman yönetimi olayında çok zayıf kalmışımdır zaten.
Neyse, hemen tozları, örümcekleri temizleyip, otları yolayım, çiçekleri sulayayım eveeet pırıl pırıl oldu her taraflar.
Bugün günlerden 24 Kasım, kendi kendime dedim ki: "Oğlum blog yazmaya devam edeceksen gün bugündür." Şehrin merkezinde Atamın "Bir milletin uygarlık derecesi öğretmenlerine verdiği değerle ölçülür" vecizesini de görünce aldım gazı geldim.
Öğretmene değer vermek ne demektir? bunun en şahane örneği, Cumhuriyetimizin ilk çeyreğinde çok açıkça gösterilmiş. Anadolu'ya bir öğretmen atandığında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geçeceği güzergaha haber verilirmiş, "şu isimde bir öğretmenimiz o istikametten geçip görev yerine gidecek, karşılayın" diye. Böylece öğretmenin görev yerine rahatça ulaşması, vardığında en iyi şekilde karşılanması sağlanırmış.
Öğretmen maaşlarından bahsedeceğimi sandıysanız "cık" yani öğretmene değer vermek konusunda para aslında zurnanın son deliği. Mesleki tatmin hiç bir parayla satın alınamayacak bir değerdir. Öğretmenleri gittikçe değersizleştiren sevgili idarecilerimiz "çocuğum hiç bir şey olamayacaksa bari öğretmen olsun" zihniyetini, öğretmen olmak isteyenleri habire sınava sokup, eleyip, öğretmen açığını sürekli büyüterek silemeyeceklerdir. Aksine öğretmenlik gibi ancak "hiçbir şey olamayacakların" yapabildikleri bir mesleği yapmak için senelerce okuyan gençler, sınavlarda telef olmakta, iyice acınacak duruma düşmektedirler.
Ama kıyak meslektir haaa öğretmenlik 3 ay tatili vardır, 15 gün sömestiri vardır, kar tatili vardır, öğretmenler gün içinde de yarım gün çalışır, üstüne bir de ek ders ücreti alır. Yattığımız yerden çuvalla para kazanıyoruz (nezih bir blog olmayacaktı kiii...). İşin aslı yine Atamın bir sözünde gizli "Gerçekten de sorumluluk yükü herşeyden, ölümden de daha ağırdır."
"Eğer işini yaparken okul müdürüne, il veya ilçe milli eğitim müdürüne ya da müfettişe değil de sadece ve sadece VİCDANINA hesap verenlerdenseniz öğretmenlik dünyanın en zor, en ağır mesleğidir."
Çünkü gerçekten bu saydıklarımı birkaç evrak numarasıyla çok kolayca kandırıp derslerinizi kendiniz ve öğrencileriniz için çok rahat hale getirebilirsiniz. Öğrencileriniz de son derece başarılı görünür.
Ben öğrencilik hayatım boyunca, özel sektörde, bir sürü işte çalıştım, hemen hemen hepsinde haftada 60 saat çalışıyordum (6 gün x 10 saat) öğretmenlikteki 20 - 25 saatlik çalışma çok daha yorucudur. Denemesi bedava, elinize bir kitap alın, ayakta dikilerek 40 dakika boyunca evin her yerinden duyulabilecek şekilde yüksek sesle okuyun.
Onun dışında vicdan sahipleri için (olmayan da çok içimizde) okuldan çıkarken okulu içine alıp çıkma, okulu içinden çıkaramama, bütün gün öğrencilerini, onların eğitimlerini ve başarılarını düşünme durumu vardır ki anlatması mümkün değil.
Onun da dışında en yoğun dönemimde yaptığım her bir sınavdan sonra evime 700 tane kağıt götürüyordum ki bir tane fizik sınavını hakkıyla okumanın ne demek olduğunu bir fizikçi bir de allah bilir.
Hepsinden kötüsü, aileleri tarafından sırf yeri belli olsun diye okula gönderilmiş 2000 tane ergene hiç istemedikleri halde bir şeyler öğretmek için parçalanmak, sonuç alamamak ve sene sonunda neden bu çocuklar başarısız diye hesaba çekilmek.
Bu arada TV lerin öğretmenler günü için yaptıkları programlar arasında dikkatimi Uğur Dündar üstadın haberleri çekti. Ülkemizin doğusuna seve seve gidip (ben de gittim, orda öğretmenlik başka) orada ölen ve yaralanan meslektaşlarımın muhterem politikacılarımız tarafından nasıl askerin binde biri kadar adam yerine konmadığını çok net gördük. E tabi sayın bin katı olunca, değerin de binde bir oluyor dimi. Olsun. Vatan Sağolsun! Biz ülkemizin geleceği, gençlerimiz için çalışıyoruz.
Son olarak gazetede gördüğüm bir haberle bu değer olayını sayısallaştırmak istiyorum. Son bir yıl içinde Cumhurbaşkanlığı makamı için 69,3 milyon YTL bütçe harcanmış. Kabaca bir hesapla 4.800 adet öğretmenimin bir yılık kazancına tekabül eden bu para ile doğuda bir öğretmenle sürekli eğitimden mahrum kalan yaklaşık 140.000 öğrencinin derdine derman olunabilirdi.
(Doğuda eğitim öğretim asker öğretmenlerle idare ediliyor, çünkü mecburi hizmetini dolduran anında arkasına bakmadan kaçıyor. Ben de asker öğretmen olarak gittim, mart ayında aldığım sınıflardaki öğrenciler sene başından beri 3. fizik öğretmenleri olduğumu söylediler. Bilenler bilir, bu işte süreklilik önemlidir.)
Sözün özü şu:
"Bir milletin uygarlık derecesi öğretmenlerine verdiği değerle ölçülür"
Söylenecek çok şey vardı ama gittikçe politikaya daha derin dalan, sıkıcı bir yazı olmaya başladı. Benim de okuyacak bir sürü sınavım var ama çok acayip yazılarla devam edeceğim, buradayım artık.
16 Haziran 2008 Pazartesi
Aşırı Dozda Reality Show İçin
Ama benim asıl bahsetmek istediğim şey başka. Dün gece acil servisin tenhalığı dikkatimi çekti. Bir boş anında güvenlik görevlisinin yanına yanaştım, aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- Hayırdır? tenha bugün
- Abi maç var ya...
Cevabı bana biraz şaka gibi gelince
- Tabi hastalıklar da maç izliyor ya şu anda. Dedim
Meğer ciddiymiş.
İnsanlar normal zamanlarda randevu almaya ve beklemeye üşendikleri için acil olmayan rahatsızlıkları için de acil servise geliyorlarmış. Böylece acil servisler normalde olması gerekenden %70 daha dolu oluyor, sadece maç olduğu veya yağmur yağdığı günlerde acil servisin gerçek kapasitesi ortaya çıkıyormuş.
Bunun açıklamasını yapmaya gerek var mı? Bu insanlar gerçekten durumları acil olmadığı halde acil servise gelerek, oraya gerçekten acil durumlarla gelenlerin hayati dakikalarını, belki de hayatlarını gaspetmiş oluyorlar. İşte bu insanları çok ciddi suçlamalarla yargılamak lazım.
Bazen düşünüyorum da; galiba hakikaten hakettiğimiz şekilde yönetiliyoruz.
Bu arada Haydarpaşa Numune Hastanesi yönetimini tebrik etmek etmek istiyorum. Öyle güzel bir düzen kurmuşlar ki, acil servise geldiğiniz andan itibaren her aşamada karşınıza çıkan bütün personel hem işini çok memnun edici şekilde yapıyor, hem de hastaya en iyi şekilde rehberlik ederek işlemlerinizi kolayca halletmenizi sağlıyor. Ama tahmin ediyorum bu kolaylık maç günü yüzüsuyu hörmetineydi, demek ki adamlar olması gereken duruma göre düzenlerini kurmuşlar. Fazlasını haklı olarak kaldırmıyor.
Allah kimseyi düşürmesin!
13 Haziran 2008 Cuma
Olamamalıydı...
Herşey bir yana, bence bugünün bombası ikinci dönem 7 (YEDİ) zayıfı olan bir öğrencini sınıfını ortalamayla geçebilmiş olmasıydı.
Tabi bunu gören sizler hemen "bu nasıl oldu?" diye soracaksınız. Şöyle oluyor; vatandaş ilk dönemde 3,62 ortalama getirmiş, ancak ikinci dönem 7 zayıfla 1,42 ortalama getirebilmiş. Netice itibariyle iki dönemin ortalaması 2,52 olmuş, Dil ve Anlatım dersi de 2 olduğu için sınıfını tertemiz geçmiş.
Bunu gören ben de hemen "e o zaman ben neden bu çocuklara bişeyler öğreticem diye yırtınıyorum?" diye soruyorum. Mete diyorum, efendim diyorum, cevap veremiyorum.
Bu öğrenci arkadaşım ikinci dönem okumaktan resmen vazgeçmiş. Tabii çok ciddi problemleri olması gibi ihtimalleri göz ardı etmiyorum, yani her zaman olduğu gibi başarısızlığı sadece öğrenciye yüklemiyorum. Ama yine de sınıf geçme yönetmeliği öyle bir ayarlanmış ki (ki bu ayrı bir başlık konusu olacaktır) öğrenci senenin yarısını "kesinlikle" öğrenememiş de olsa sınıfını geçebilir. Bu sefer de "madem birşeyler öğrenmiş olmalarının başarılarına bir etkisi yok, o zaman neden sınavlar yaparak bu çocukların öğrenme derecelerini ölçmeye çalışıyoruz?" diye soruyoruz. Çarkı olduğumuz düzende pek de cevaplı sorular değil bunlar, cevaplamaya çalışacağız o ayrı.
Mesela ilköğretimde de başarısız olmak neredeyse "imkansız" ama bu durum "madem ki eğitim mecburi, o halde başarı da mecburi olmalıdır" (sakat) mantığıyla açıklanabilir.
7 zayıfla geçen arkadaşıma dönersek, ortaya korkunç bir manzara daha çıkıyor. Diyelim ki matematik, fizik, kimya, dersleri zayıf, dolayısıyla lise 2 de fen bölümünde başarısız olacağı kesin. Türk Edebiyatı, tarih ve coğrafyası da zayıf, bu durumda sözel bölümü de başaramayacaktır. Matematik ve edebiyattan ötürü eşit ağırlık da yatar. İngilizcesi de zayıf oldu mu dil bölümünü de değerlendiremeyecektir. (matematik, fizik, kimya, Türk Edebiyatı, tarih, coğrafya, ingilizce, toplam 7 ders). E nereye yönlendirecez şimdi biz bunu?!!!
7 zayıf çok uç birörnek gibi görünebilir belki ama emin olun 6, 5, 4 zayıfla direk sınıf geçen onlarca öğrencini karnesini gördüm bugün. "E çok kötü bir şey midir öğrencinin sınıfını geçmesi?" diye sorabilirsiniz. Bu durumda size otomatikman, ÖSS ve OKS lerde sıfır çekenlerin sayısının gittikçe artmasının sebebini açıklamış olurum. Sınıfını yönetmelik sayesinde geçenlerdir o sıfırcılar. Çünkü onca sene sınıflarını hiçbir şey öğrenmeden geçtiler. Çünkü bu ülkede böyle bir şey mümkün. Çünkü bu ülkede vatanlarını, alacakları oylardan veya Avrupa Birliği üyeliği başarısından daha az seven yönetmelik yazarları var. Çünkü siz oylarınızı onlara çekinmeden verebiliyorsunuz. Sonra "çocuğum neden OKS de sıfır aldı? halbuki ilköğretim not ortalaması 5 üzerinden 4,5 tu diye düşünüyor(mu)sunuz"
Başarı sınıf geçmek değildir. Başarı, okulda öğretilenleri öğrenmiş olmaktır.
Gene dolaştık siyasetin kıyısından, şöyle toparlayayım: bugüne kadar hiçbir politikacıyı alkışla(ya)madım. Oyumu da hiç gönül rahatlığıyla veremedim. O yüzden kastım şimdikilere, dünkülere veya yarınkilere değil; hiçbiri iyiye götüremedi bu işi maalesef. Benim asıl kastım G8 ülkeleri gibi bizim de bütün yöneticilerin kayıtsız şartsız uymak zorunda oldukları uzun ve çok uzun vadeli hedeflerimiz olmayışınadır. Atam n'olur bir senecik geri dön!
Başarıya dönersek: Sınıf geçme yönetmeliği öğrencilerin gerçekten kendilerine yıl boyu öğretilenleri öğrenip öğrenmediğini ölçmeye yönelik olmadığı sürece bu ülke hiçbir şeyi başaramayacaktır.
Son olarak sorumlu geçilebilecek ders sayısı 2 den 3 e (yoksa 5 miydi?) ortalama yükseltme sınavlarına girilebilecek ders sayısı da 3 ten 4 e çıkarıldı. Karambolde bir de her iki sınavın da hem sene sonunda hem sene başında ikişer kere uygulanması eklenir çok yakında. Böylece öğretmenler daha az tatil yapacak. Bu durumda öğrenci zayıf aldığı zaman, öğretmenine rahatlıkla "sen istediğin kadar zayıf ver, ben nasıl olsa geçiyorum" diyebiliyor. Bunu kulağımla duydum.
İçimden geçen, kesin bir karar alıp bundan sonra sadece "salla başını al maaşını" memuru olmak, okuldaki bütün vaktimi benden istenen evrakları eksiksiz bir şekilde hazırlayıp, sene sonunda sınavlara kalmak zorunda olmamak için bütün öğrencileri geçirmek. Böylece mutlu ve stressiz bir öğretmenlik hayatım olur. Ama bunu yapabilmek için önce vicdanımı aldırmam lazım.
Bu sene sonunda, görev yaptığım okulda en çok zayıf alınan ders fizik oldu. (okulun yaklaşık 3te biri) Bunu utanarak yazıyorum ve kendimi mağlup hissediyorum aslında ama bu sebepleriyle açıklanması ve çözümlenmesi gereken bir durumdur.
Sonuç itibariyle, ben sene boyu maraton temposunda çalışıp, en iyisini öğretmeye uğraşmama rağmen, öğrenci arkadaşlarım öğren(e)meyip zayıflar almaya, yönetmelik hazretleri de onları öğrenememelerine rağmen başarılı ilan etmeye devam edecek.
Gençlerin bu konudaki kısa bir tartışmasına şahit olmak için tıklayın.
En yakın zamanda neden fizikten bu kadar çok zayıf alındığını çözümlemeye çalışacağım...
11 Haziran 2008 Çarşamba
Ciddi cevaplar
Nasıl ki evrimcilerin teorisine göre insan maymundan kendi istek ve iradesiyle gelmediyse, burada da çocuklarımızın gidişi tamamen kendi istekleri dışında olmaktadır. Yoksa bu çocuklar ilkokulun birinci sınıfına başladıklarında, ailelerinin özel bir çabası olmadıysa, akademik açıdan hemen hemen boş sayılırlar. Lise sona kadar neredeyse hiçbir değişiklik olmamasının biricik sebebi, onları doldurmaları gerekenlerin doldur(a)mayışlarıdır.
"Her yıl binlerce okul yapılabilecek kadar büyük paralar inanılmaz müsriflik ve yolsuzluklarla, ayrıca aynı miktarda büyük mesailer idarecilerin yeteneksizlikleri sayesinde harcanmakta ve çocuklarımızın eğitim hakkından resmen çalınmaktadır."
Böylece medeniyeti geri sarıyoruz.
Netice itibariyle 300, bilemedin 500 yıl içinde dünyanın tek hakiminin Türk milleti olacağı garanti. Çünkü bütün milletler uzay kolonilerini kurup yaşanmaz hale gelmekte olan dünyayı terk etmiş olacaklar...
Alıntılar (Sürekli yenileri eklenecektir)
- Nohut pişirmek için yeni bir yol bulamayan akıl metelik etmez. (Yüzyıllık yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez)
- Halka adalet kadar güzellik de lazımdır. (Cenneti beklerken - Derviş Zaim)
- Aslında bütün çocuklar zengindir. Doğaldırlar, dürüsttürler, dünyaya gözbebeklerinin hakkını vere vere, renkli renkli, zengin zengin bakarlar. Sonra doğallıklarını, dürüstlüklerini kaybetmeye başlarlar. Doğallıklarını ve zengin bakış açılarını ana babalarına, öğretmenlerine, müfredatlarına, komşu teyzelerine ödünç vermeye başlarlar ve giderek fakirleşirler. Dikdörtgen olur dünyaları, yalnızca parayı görürler. Belki çok para kazanırlar ama artık fakirdirler. (Ladesçi - Üstün Dökmen)
- Zeka, cesaret ve iyi niyetin birleştiği noktaya erişmek istiyorum. Bir şeyden korkacaksam, parasızlıktan değil, kendi gerçeğimi bulamamaktan korkmak istiyorum. Parça başı doğrularla avunmak yerine, bütünü kucaklamak istiyorum Ağzımdan çıkan her sözün, her kelimenin doğru olmasını istiyorum.
Ayağı yere basmayan bir malumat istifçisi, bir akademisyen olmak istemiyorum. Kişiliğimin temelini içtenlik oluştursun istiyorum. Gevezelik etmektense yapmayı, yaptığımla söylediğimin bir olmasını istiyorum. Kusuru başkasında aramaktansa, kendimde aramak istiyorum. Eğer bir şeyden sıkılacaksam, ünlü olmamaktan değil, yeteneksiz olmaktan sıkılmak istiyorum. Ölümünden sonra adımın anılmayacağını bilmek hoşuma gitmiyor. Alçak gönüllü ama yapıcı 0lmak istiyorum. Az ve öz konuşmak istiyorum. En zorlu kazanımlarımın tanıksız kalmasına üzülümemek istiyorum. Davranışlarım, bütün ulusların gelecek kuşaklarına örnek olacakmışcasına yaşamak, ağzımdan çıkan her kelime dünyayı etkileyecekmişçesine özenle konuşmak istiyorum. Bana yapılmasını istemediğimi başkalarına yapmak istemiyorum. Ama karşılıklılık istiyorum. Kötülüğü iyilikle karşılamak istemiyorum, çünkü o zaman iyiye vereceğim şey kalmıyor. Bayağılığı değil, yüceliği ululamak istiyorum.
İçimden herkese karşı gürül gürül duygudaşlık aksın istiyorum. Benden üstün olanları kıskanmamak, onlarla eşitlenmek için gayret göstermek istiyorum. Alçaklarla karşılaşınca da yine dönüp kendime bakmak istiyorum, çünkü biliyorum ki türdaşlarımızla paylaşmadığımız niteliğimiz yoktur. İftiradan uzak durmak, bu söylediğimin doğru olduğunu sahiden bilyor muyum diye kendime hiç durmaksızın sormak istiyorum. Herkese karşı nazik olmak, herkesin hatırını saymak, sadık ama kimsenin yardakçısı olmamak istiyorum. Hepsinden öte hayatın her anını cidddiyetle, saygıyla karşılamak istiyorum.
Görüyor musun, bütün bunlardan ne kadar uzağım! Henüz ne kadar çiğ, ne kadar hamım! Bana zaman tanı! Zaman tanı adam olayım!
Açmadan solmak istemiyorum! Ölmek istemiyorum! Daha değil, yarın değil! (Viva La Muerte! Yaşasın Ölüm! - Alev Alatlı)
10 Haziran 2008 Salı
Televizyona inanamıyorum
30 saniye içinde geçtim o kanalı elbette.
Azıcık araştırma yaparsanız kişilerin vücut sıcaklıkları, tansiyon ve gözbebeklerindeki hareketler sürekli izlenerek yapılan yalan testlerinin bile uygun tekniklerle aldatılabildiğini yani güvenilir olmadığını anlarsınız.
Asıl o testi oraya koyan programın yapımcılarını yalan makinesine sokup, yaptıklarına kendilerinin inanıp inanmadığını soralım.
Sevdiğim Sözler (sürekli yenileri eklenecektir)
- Bir önyargıyı yıkmak, atom çekirdeğini parçalamaktan zordur. (Albert Einstein)
- Üçüncüyü bilmem ama, dördüncü dünya savaşı kesinlikle taş ve sopalarla yapılacaktır. (Albert Einstein)
- İki şey sonsuzdur: Biri evren, diğeri insanoğlunun aptallığı. Ama birinciden o kadar da emin değilim (Albert Einstein)
- Yaptın bir hayır, tut bacağından ayır. (Anneciğim) -*Hayat felsefem budur-
- Hayat Cinsel Yolla Bulaşan Ölümcül Bir Hastalıktır... -*Çok da katılmamakla beraber-
- Dibine oturduğun ağacın kafana bir elma düşürmesini beklersen düşünmek için elmaya kafanı vurmayı düşünecek kadar acizleşirsin... (Sevgili kardeşim)
- Allah dünyayı sevgi üzerine yaratmıştır (Babacığım)
- Küçük insanlar insanlarla, orta insanlar olaylarla, büyük insanlar fikirlerle uğraşırlar.
Siyasetle ilgili:
- Her siyasi parti, kendi yalanını yutarken ölür.
- Bir siyasetçi gelecek seçimi, bir devlet adamı gelecek kuşağı düşünür.
- Devlet adamı koyunu kırpar; siyasetçi koyunun derisini yüzer.
- Çağdaş siyasi toplum, ”insanları umutsuzluğa düşürme makinesi” dir.
- Muhalefetin görevi, muhalefet etmektir.
- Siyasetle ahlakı ayıranlar, ikisine de bir şey anlamamışlar demektir.
bu sözleri bir forum yazarının imzasından apardım :)
